3 Nisan 2025 Perşembe

Evren ve Ontoloji (Varlık Felsefesi)

 


Evren ve Ontoloji (Varlık Felsefesi)


Giriş

Evren ve varlık, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş bir bütünü simgeler. Her ikisi de varoluşun temel taşları olup biri olmadan diğeri anlamını yitirir. Evrenin oluşum sürecinde insanın doğrudan bir etkisi olmamıştır; lakin, evrenin bu denli önemli görülmesi ve varoluşunun tartışılması hususunda insan aklının rolü büyüktür. Varlık olmasaydı, evren yalnızca var olmuş, ancak adı konulmamış bir olay olarak kalırdı. Dolayısıyla, evrenin varlığını olağan dışı bir kişiye ya da bir imgeye dayandırmak olanaksızdır; çünkü fiziksel olarak var olmayan düşsel bir varlığı, fiziki gerçekliklere bağlamak mantıksal bir çelişkidir.

Tanrı ve Evren İlişkisi

Tanrı ve evrenin ilişkisi bir arada düşünülemez; zira, var olmamış ve yalnızca zihinsel bir tasarımdan ibaret olan bir varlık, fiziksel bir gerçekliği yaratamaz. Bu durumda, tanrı kavramının evrenin varlığıyla doğrudan bir bağı kurulamamaktadır. En basit ifadeyle, insan zihninde yaratılmış bir düşünsel varlık, fiziksel dünyanın oluşum sürecinden sorumlu tutulamaz. Varlık mevcutsa bir şeyler var olur; varlık yoksa hiçbir şeyin varlığından söz edilemez.

Ontoloji ve Evren

İnsan ve evren, birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturur. Evren, maddelerden ve varlıklardan meydana gelmiştir; insan da aynı maddelerden var olmuştur. Dolayısıyla, insanlık ve evrenin varoluşu ayrılmaz bir bütündür. Evrenin oluşumunda enerji ve atomlar belirleyici unsurlardır ve canlı varlıkların meydana gelişinde de aynı bileşenler rol oynar. Ancak, insan olmasaydı evrene anlam yükleyecek bir bilinç de var olmayacaktı. Bu nedenle, insanlık yalnızca kendi varoluşu açısından değil, evrenin ve içindeki her şeyin anlam kazanması açısından da kritik bir rol oynamaktadır.

Sonuç

Evrenin varlığını düşsel bir varlığa dayandırmak olağan dışıdır ve rasyonel bir zeminde kabul edilemez. Varlık ve evren, varoluşsal süreçte bir bütünlük arz eder; çünkü evrenin ve varlıkların oluşumundaki temel bileşenler yok sayılamaz. İnsan, evrene ve içindeki her oluşuma anlam yükleyen, onu sorgulayan bir varlıktır. Bu nedenle, insanın varlığı, evrenin ve evren içindeki tüm süreçlerin anlam kazanması açısından vazgeçilmezdir.


Araştırmacı Yazar: Halim Yusuf Pilavcı

Tarih: 03.04.2025



Kaynakça

  • Heidegger, Martin. Varlık ve Zaman. Çev. Kaan H. Ökten, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2021.

  • Kant, Immanuel. Saf Aklın Eleştirisi. Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, 2019.

  • Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik. Çev. Hülya Tufan, İthaki Yayınları, 2020.

  • Russell, Bertrand. Felsefe Problemleri. Çev. Vehbi Hacıkadiroğlu, Say Yayınları, 2018.

  • Whitehead, Alfred North. Süreç ve Gerçeklik. Çev. Mehmet Şahin, Pinhan Yayıncılık, 2022.


2 Mart 2025 Pazar

Teo-Daseinzm

 

Giriş

Teo-Daseinzm, Teo-Otantizm temelinde geliştirilmiş ve Tanrı, ahlâk, bireysel sorgulama, mantık yürütme, teorik imgeler ve menfaat odaklı düşünceler üzerine bina edilmiş bir felsefi paradigmadır. Bu düşünce sistemi, Tanrı'nın insanlar üzerindeki etkisini ve bu etkinin tarihsel, bireysel ve toplumsal boyutlarını sorgular. "Tanrı'yı insanlar yarattı." savı, insanlık tarihi boyunca bireyler üzerinde derin izler bırakmış ve düşünce sistemlerini şekillendirmiştir. Ancak burada bahsedilen Tanrı, mutlak bir varlık olarak değil, insan aklının ve toplumsal dinamiklerin bir ürünü olarak ele alınmaktadır. Bu çerçevede, Teo-Daseinzm Tanrı'nın insan düşüncesi, ahlâkı ve mantıksal süreçleri nasıl etkilediğini analiz etmektedir.

1. Ahlâk ve Tanrı’nın Rolü

Ahlâk, insan toplumlarının temel direklerinden biri olmuş ve dini inançlarla sıkı bir ilişki içerisinde bulunmuştur. Dini ahlâk, bireylerin uymakla yükümlü olduğu mutlak kurallar bütünü olarak algılanmış ve genellikle Tanrı'nın bu kuralları koyduğu varsayılmıştır. Bu ahlâk anlayışı, bireyin eylemlerini ödül ve ceza bağlamında değerlendirmesine neden olmuş ve tarih boyunca toplumsal yapının şekillenmesinde etkin bir rol oynamıştır.

Ahlâkî normların kökeni üzerine yapılan felsefi tartışmalar, Tanrı merkezli bir etik anlayışın mı yoksa seküler bir etik sisteminin mi daha sağlam olduğu sorusunu gündeme getirmiştir. Teo-Daseinzm, ahlâkın Tanrı kaynaklı olarak değerlendirildiği geleneksel yaklaşımların aksine, ahlâkî ilkelerin insandan bağımsız bir otoriteye dayanmadığını, aksine toplumların ve bireylerin kolektif düşünce ve deneyimlerinden türediğini savunmaktadır. Bu bağlamda, Kant’ın ahlâk yasası ile ilgili düşünceleri, Nietzsche’nin ahlâk eleştirisi ve Foucault’nun güç ve ahlâk ilişkisini sorgulayan yaklaşımları Teo-Daseinzm’in etik bağlamında önemli bir temel teşkil etmektedir.

2. Kişisel Sorgulama ve Tanrı

Kişisel sorgulama, bireyin kendi varlığını, evrenin anlamını ve yaşamın amacını irdelemesini sağlar. Bu sorgulama süreci, insan zihninin paradokslarla yüzleşmesine ve nihayetinde Tanrı kavramına ulaşmasına yol açar. Tarihsel olarak bu sürecin, hem felsefi sistemleri hem de bilimsel yaklaşımların gelişimini tetiklediği görülmektedir.

Varoluşçuluk perspektifinden bakıldığında, bireyin kendini anlamlandırma süreci, Tanrı’nın varlığına duyulan ihtiyacı ya da bu ihtiyacın zamanla nasıl azaldığını da göstermektedir. Sartre’ın “Tanrı öldü” düşüncesi ve Camus’nün absürdizm felsefesi, insanın Tanrı fikrinden bağımsız olarak varoluşunu anlamlandırmaya çalıştığını gösterirken, Teo-Daseinzm bu süreçte insanın kendi ontolojik varlığına nasıl yöneldiğini ve Tanrı kavramını nasıl yeniden yorumladığını açıklamaktadır.

3. Düşünce ve Mantık Yürütme Sürecinde Tanrı

Tanrı kavramı, mantıksal düşünme sürecinde de belirleyici bir unsurdur. Tanrı'nın varlığı üzerine yürütülen mantıksal tartışmalar, insan aklının soyut düşünme kapasitesini geliştirmiş ve rasyonel düşüncenin evriminde kritik bir rol oynamıştır.

Felsefi açıdan Tanrı’nın varlığına dair getirilen argümanlar, tarih boyunca düşüncenin sınırlarını belirlemiş ve metafiziksel sorgulamaları şekillendirmiştir. Ontolojik argüman, kozmolojik argüman ve teleolojik argüman gibi temel Tanrı delilleri, felsefe tarihinde büyük yankı uyandırmış, ancak her biri aynı zamanda eleştirilere de maruz kalmıştır. Teo-Daseinzm, bu argümanları yeniden değerlendirerek, Tanrı’nın bir metafiziksel gereklilik mi yoksa yalnızca insana özgü bir anlamlandırma süreci mi olduğu sorusunu ele alır.

4. Teorik İmgeler ve Tanrı

Farklı dinlerde Tanrı kavramı imgeler aracılığıyla somutlaştırılmıştır. Budizm'de Tanrı figürleri heykellerle temsil edilmiş, Hristiyanlıkta Tanrı tasavvuru İsa figürü ile nesnelleştirilmiştir. İslamiyet ise Tanrı tasavvurunu soyut bir çerçevede ele almış ve peygamberlerin ahlaki örnekliği üzerinden Tanrı'ya yaklaşmayı modellemiştir.

Teo-Daseinzm, bu imgelerin zaman içinde nasıl şekillendiğini ve insanoğlunun Tanrı’yı anlama çabasında nasıl çeşitli semboller yarattığını ele alarak, imgelerin insan düşüncesine olan etkisini tartışmaktadır. İnsan zihni, soyut kavramları somutlaştırma eğiliminde olduğundan, Tanrı’nın da zamanla fiziksel temsillere büründürülmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu imgeler, dini ritüellerin ve inanç sistemlerinin temel yapı taşlarından biri haline gelmiştir.

5. Menfaat Odaklı Düşünce ve Tanrı

Tanrı düşüncesi, bireylerin çıkar odaklı yaklaşımlarıyla da ilişkili olmuştur. Tarih boyunca din adamlarının ve siyasi liderlerin Tanrı'yı kullanarak toplumları yönlendirdiği ve bazı çıkar gruplarının dini inançları kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirdiği görülmüştür. Bu durum, Tanrı'nın insan düşüncesindeki rolünü daha da karmaşık hale getirmektedir.

Sosyolojik perspektiften bakıldığında, dinin toplumu bir arada tutma işlevi olduğu kadar, iktidar mekanizmaları tarafından bir kontrol aracı olarak da kullanıldığı açıktır. Karl Marx’ın “Din halkın afyonudur.” sözü, bu bağlamda dinin kitleler üzerindeki etkisini ve çıkar amaçlı kullanımını vurgulamaktadır. Teo-Daseinzm, Tanrı’nın sadece bir inanç meselesi değil, aynı zamanda toplumsal düzeni şekillendiren bir araç olarak da değerlendirildiğini savunmaktadır.

Sonuç

Teo-Daseinzm, Tanrı kavramının insanlar tarafından yaratıldığını ve bu kavramın ahlâk, bireysel sorgulama, mantık, imgeler ve menfaat gibi farklı alanlarda belirleyici bir rol oynadığını savunmaktadır. Bu felsefi sistem, Tanrı'nın insanlar üzerindeki etkisinin, insanlar tarafından şekillendirilen bir olgu olduğunu ve bu olgunun zamanla farklı boyutlar kazandığını ortaya koymaktadır.

Araştırmacı Yazar: Halim Yusuf Pilavcı

Tarih: 2.03.2025


Kaynakça:

  • Heidegger, M. (2019). Varlık ve Zaman. İthaki Yayınları. 

  • Kant, I. (2006). Saf Aklın Eleştirisi. İdea Yayınları. 

  • Nietzsche, F. (2019). Böyle Buyurdu Zerdüşt. İş Bankası Kültür Yayınları.

  • Russell, B. (2005). Batı Felsefesi Tarihi. Say Yayınları. 

  • Eliade, M. (2017). Dinsel İnancın Tarihi. Alfa Yayınları.


 

19 Şubat 2025 Çarşamba

Felsefe ve Düşsel Yaratılış


Felsefe ve düşsel yaratılış, düşüncelerimizin hayatımızı nasıl daha tutarlı ve anlamlı kılabileceğine dair bir inceleme ve yaratım mekanizmasıdır. Düşsel yaratılış, hayatımıza anlam katmakla birlikte, hayatı daha kolay bir şekilde yaşamamıza da yardımcı olur. Şöyle ki, hayatımızı kolaylaştıran her bir icat önce düşsel ortamlarda, yani zihnimizde var olmuştur. Bu icatları ilk başta düşüncelerimizde yarattık. Fiziksel icatların yanı sıra, düşünce ortamında var olan ancak fiziksel bir objeye dönüşmemiş düşünceler de hayatımızı kolaylaştırmaktadır.

Bu gibi soyut yaratımlar, insan zihninin bilinenin ötesindeki sorulara cevap aramasına dayanır. Bazen bu sorulara kesin yanıtlar bulmak mümkün olmadığında, "Neden bu soruların cevabı yok?" sorusu ortaya çıkar. İnsanlığın ilk dönemlerinde evrenle ilgili sorularımız ve kafa karışıklığımız vardı

Bu karışıklıkları ve cevapsız kalan soruları açıklamak için zihnimizde kurgusal cevaplar oluşturduk. Bu kurgusal kişilikleri zamanla doğal olaylarla ilişkili hale getirdik. Örneğin, bir yıldırım oluştuğunda bunun tanrının gazabı olduğu düşünülmekteydi. Zamanla bu doğal olaylar ve doğa ruhları, cevapsız soruların yanıtı olarak tanrı figürlerine dönüştürülmüştür.

 Tanrı olarak nitelendirdiğimiz düşünceyi, düşsel ortamdaki sorularımıza yanıt bulmanın ötesine taşıyarak kişiliklerimize kadar benimsemiş bulunmaktayız. Tanrıyı çoğunlukla iyiliği seven ve iyi birisi olmamızı öneren bir varlık olarak tanıdık. Bu öneriler zamanla kişisel ahlak anlayışımızın temellerini oluşturdu. En azından tanrı modeline inananlar, bu çerçevede ahlak kurallarını benimsediler ve iyi davranmayı, yalan söylememeyi, kötülük yapmamayı temel prensipler haline getirdiler.Bu nedenle, ahlak kuralları zamanla dini düşüncelerle iç içe geçerek toplumların etik yapısını şekillendirdi.

Sonuç olarak, düşsel yaratılış salt bir düşünce pratiği değil, insan varlığının anlam arayışında temel bir mekanizma olmuştur. Hem fiziksel hem de soyut düzlemde yaratılan bu düşünceler, insan hayatını daha tutarlı ve anlamlı kılmaya devam etmektedir.


Araştırmacı Yazar: Halim Yusuf Pilavcı 

20.02.2025 

Kaynakça: 

● Durkheim, É. (2019). Dini hayatın ilk biçimleri. İmge Kitabevi. 

● Eliade,M. (2021). Dinsel inançlar ve düşünceler tarihi. Alfa Yayınları. 

● Freud, S. (2019). Totem ve tabu. Say Yayınları. Retrieved from 

● Heidegger, M. (2022). Varlık ve zaman (K. H. Ökten, Çev.). Agora Kitaplığı. 

● Platon. (2021). Devlet. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


11 Şubat 2025 Salı

Mastürbasyon ve Erkeklerin Karar Verme Mekanizmaları



Mastürbasyon tarihten bu yana cinsellik konusundaki en tartışmalı ve gizemli meselelerden biri olma yolunda devam ediyor. Erkeklerde mastürbasyon sadece fizyolojik bir olgu olarak değil de karar verme mekanizmasını etkileyen bir unsur olarak da ele alınması gereken bir konu. Şimdi mastürbasyon öncesi yahut sonrası verilen kararlarda etkileniyor. Erkeklerde cinsel uyarı sonrasında yaşanan orgazım vücuttaki çeşitli hormonal değişikliğe sebep veriyor ve bu verilen değişiklikler arasında erkeğin verdiği kararlarda büyük ölçüde değişiyor. Şimdi sizlerle mastürbasyon durumunda hormonal değişimlere bakalım. 
 

Hormonal Değişimler: Erkeklerde hormonal değişimler, sadece fiziksel değil, psikolojik düzeyde de önemli etkilere sahiptir. Özellikle cinsel uyarı ve orgazm, hormonal değişimlerin en belirgin şekilde hissedildiği anlar arasında yer alır. Bu süreçler, bedende bir dizi biyokimyasal tepkiyi tetikler ve bu da erkeklerin karar verme süreçlerini doğrudan etkileyebilir. Hormonlar, sadece cinsel dürtüleri değil, aynı zamanda duygusal ve zihinsel durumları da şekillendirir.


Testosteron Seviyesi: Cinsel uyarı sırasında artan testosteron seviyesi, risk alma ve agresif kararları tetikler iken, orgazm sonrasında hormonun düşmesi bireyi daha sakin ve mantıklı kararlar almaya yönlendirebilir. 

Prolaktin Salgılanması: Orgazm sonrası salgılanan prolaktin, cinsel isteği azaltır huzur hissi vererek daha objektif ve duygulardan arınmış kararlar alınmasını destekleyebilir. 

Boşalma Öncesi Verilen Kararlar: Erkeklerde mastürbasyon öncesi verilen kararlarda boşalma öncesinde verilen karar dürtüleri aceleci ve risk almaya yönelik tutumları sergileniyor. 

Boşalma Sonrası Verilen Kararlar: Boşalma gerçekleştikten sonra verilen kararlarda daha sakin analitik ve objektif kararlar yönünde daha aktif düşündüğümüz gerçeği bizleri karşılıyor. Kişi bu dönemde “Duygusal Sis” dediğimiz depresif etkiden kurtulduğumuz için gerçekleşiyor. Şimdi düşünce ve verdiğimiz kararlar yönündeki değişimleri konuştuğumuz kadar da mastürbasyonun kişiye (Erkeğe) verdiği motivasyonuna da değinelim. 

Psikolojik Boyut: Duygusal Netlik ve Motivasyon: Mastürbasyonun karar verme etkisi hormonlarla sınırlı kalmıyor ve kişiye bir duyusal nitelik adı altında bir psikolojik etkende katıyor. Bu etkende mastürbasyon öncesi erkekler “cinsel sis” (sexual fog) etkisi altında olabilirler ve bu duygusal yüksekliğin etkisinde kalabiliyor ken mastürbasyon sonrası bu etkiden kurtuldukları için daha mantıklı kararlar alabiliyorken bazı bireylerde orgazım sonrası enerjisinde bir düşüklük veya mayışma gibi motivasyon kaybı olabilir ve bu durumda karar vermede isteksiz veya bir gecikme gibi durumlar de pekala yaşana biliyor. Bazı bireylerde ise mastürbasyon sonrası üstündeki stresi atıp rahatlamaya bu neticede ise güzel ve sakin bir uyku uyuyarak kendini iyi yönde motive ediyor. 

Mastürbasyon ve Cinsel Dürtü: Kendi Perspektifimden Bir Bakış

Mastürbasyon, çoğu zaman utangaçlıkla ya da tabularla konuşulan bir konu olsa da aslında son derece doğal bir davranış. Ben de zaman zaman bu konuda düşünmüşümdür; erkeklerde mastürbasyon dürtüsünün nasıl oluştuğunu anlamak, bu konuda daha fazla farkındalık yaratabilir diye. Hangi faktörlerin tetiklediği, neden bu dürtü bu kadar güçlü olabiliyor? İşte bu yazıda, mastürbasyon dürtüsünün arkasındaki bilimsel ve psikolojik etkenlere bir göz atmak istiyorum.

Hormonlar ve Beyindeki Kimyasallar:

Bence mastürbasyon dürtüsünün temelinde güçlü bir biyolojik etken var: Hormonlar. Testosteron, erkeklerin cinsel dürtülerini doğrudan etkileyen hormonlardan biri. Bu hormon özellikle ergenlik ve gençlik döneminde artar ve cinsel arzuları tetikler. Tabii bir de beynimizdeki kimyasallar var: Dopamin ve serotonin gibi nörotransmitterler, cinsel hazla bağlantılı. Bu kimyasallar devreye girdiğinde, mastürbasyon yapmak istemek çok daha kolaylaşıyor. 

Psikolojik Nedenler:

Stres ve Yalnızlık Fakat sadece biyolojik etkenlerle sınırlı değil. Mastürbasyon, psikolojik anlamda da önemli bir yere sahip. Örneğin, stresli bir dönem geçirdiğinizde ya da yalnız hissettiğinizde, cinsel tatmin arayışı bir rahatlama yöntemi olabilir. Bu, endorfin salgılar ve bu da bir tür rahatlama hissi yaratır. Yani, bazen yalnızca fiziksel bir ihtiyaç değil, duygusal bir boşluk da tetikleyici olabilir. 

Çevresel Uyarıcılar: 

Tabii dijital dünyada karşılaşılan cinsel içerikler de bu dürtüyü etkileyebilir. Erotik görseller, videolar ya da uyarıcı düşünceler, beynimizdeki kimyasal değişimlere yol açarak bu dürtüyü artırabilir. Bu faktör, günümüzün dijital çağında oldukça yaygın.

Bir Alışkanlık Olarak Mastürbasyon: 

Zamanla mastürbasyon, sadece bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir alışkanlık haline gelebilir. Bu alışkanlık, kişinin rahatlamak ya da stresini atmak için başvurduğu bir yöntem olabilir. Bu durumda, mastürbasyon bir rutine dönüşebilir ve kişiyi sakinleştirici bir etki yaratabilir.

Sonuçta, mastürbasyon dürtüsü erkeklerde çok sayıda biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörün birleşimiyle şekilleniyor. Bu davranış, tamamen doğal ve sağlıklı bir süreçtir. Önemli olan, bu konuda kendimizi iyi anlamak, sınırlarımızı bilmek ve sağlıklı bir şekilde bu dürtüye yaklaşmaktır.

Araştırmacı Yazar: 
Halim Yusuf Pilavcı 
6.02.2025 

Kaynakça:

1. Bancroft, J. (2009). The Medicalization of Masturbation: A Historical Review. In: Sexuality and the Body in the Age of AIDS. Palgrave Macmillan, pp. 234-255. 

2. Exton, M. S., & Krüger, T. H. C. (2006). Neuroendocrine and Neuropsychological Mechanisms of Sexual Behavior in Men. Neuropsychobiology, 54(2), 94-104. 

3. Dawson, K. M., & Kulik, J. A. (2015). Sexual Satisfaction and Hormonal Responses: The Role of Testosterone and Prolactin in Men's Decision-Making. Psychoneuroendocrinology, 58, 45-56. 

4. Lammers, J., et al. (2011). Power Increases Infidelity Among Men and Women. Psychological Science, 22(9), 1194-1199. 

5. Sims, J. (2012). The Effects of Sexual Behavior on Cognitive Performance and Emotional Regulation in Men. Journal of Clinical Psychology, 68(3), 279-287. 

6. Mueller, D., & Handwerker, W. (2016). Psychological Effects of Masturbation: A Look into Motivation and Emotional Relief. Journal of Sexual Medicine, 13(5), 765-773. 

7. Spector, I. P. (2004). Psychological and Physiological Mechanisms in Masturbation: A Review of Scientific Literature. Sexual and Relationship Therapy, 19(2), 89-107. 

8. Baker, R. J. (2010). The Role of Environmental Stimuli in Shaping Sexual Behavior in Contemporary Society. Sexual Behavior and Society Journal, 14(2), 159-172.

 9. Perry, L. (2017). Digital Age and Masturbation: How Technology Affects Sexual Behavior. CyberPsychology Journal, 11(1), 5-15. 

15 Ocak 2025 Çarşamba

Yokluk Paradoksu

Yokluk Paradoksu


Boş bir odada olduğunuzu düşünün ve "köpek" diye birisi size sesleniyor. Zihninizde bir köpek düşüncesi canlanıyor, ancak bulunduğunuz ortamda köpek yok. Bu durumda, olmayan bir şeyi, zihinsel olarak soyutlayıp var etmiş oluyorsunuz. Yani, duyu organlarımızla algılayamadığımız bir maddeyi, zihnimiz aracılığıyla varlığını kabul etmek ve var etmek oluyor; soyutluğu var etmek. Bu aynı şekilde Tanrı modeli için de geçerlidir. Hiçbir insan Tanrı’yı görmemiştir, ancak "Tanrı" denildiği zaman, zihnimizde hemen bir Tanrı modeli canlanır. Aslında soyut bir şeyi, düşünce ortamında somutlaştırmaya çalışıp, varlığına inanıyoruz. Bu da şöyle açıklanır: 

“𝑧𝑖ℎ𝑖𝑛 = 𝑦𝑜𝑘𝑙𝑢𝑘 𝑑üşü𝑛𝑐𝑒 = 𝑣𝑎𝑟𝑙𝚤𝑘 ∞𝑧 “ 



Açıklama şu şekildedir: Zihnimiz, yani beynimiz, soyut evrenimizin merkezidir. O yüzden zihin, yokluğun üssü ve düşünceye eşittir. Yokluğun üssü düşünce ise, ilk başta yokluktan var olan ve bu süreçte var olmanın bir adım gerisinde kalan düşünce kısmını temsil eder. Bu düşünce kısmı ise şudur: Bir şeyi yoktan var etmek için, ilk başta yok olması gerekir ve onu düşünmemiz gerekir. Bu yüzden, yokluğun üssü düşünce vardır ve bu formül, varlık üssü sonsuzluğun indeksine eşittir. Bu da şöyle açıklanır: Zihnimizde ne kadar yokluğu ve düşünceyi düşünürsek, o kadar sonsuz kadar varlık var ederiz.


Daha basitleştirirsek, örneğin tekerleğin icadına bakalım: Bir "a" maddesini "x" yerine ulaştırmayı nasıl daha az güç harcayarak götürebiliriz diye düşündük. Tekerleğin yokluğunu düşündük ve tekerleği bulduk. Ardından, el arabaları ürettik. Daha sonra, bu el arabalarını daha hızlı nasıl hareket ettirebiliriz diye düşündük ve at arabalarını icat ettik. At arabalarını daha hızlı nasıl hareket ettirebiliriz diye düşündük ve buharlı motorları bulduk. Bu süreç günümüze kadar, sürekli olarak "daha fazla nasıl hızlandırabiliriz?" sorusunun yokluğunu düşünerek gelişti.


Bu durumda, yokluğun zihnimizle eşit olduğunu görüyoruz. Çünkü zihnimiz, yani beynimiz olmasa, bir şeylerin yokluğunu düşünemeyiz. Aynı zamanda, zihnimiz cansız atom ve enerjilerle oluşarak, yokluktan bir canlıya dönüştü. Daha sonra evrimleşerek zihnimizi oluşturduk. Bu durumda, dediğim gibi, zihnimiz ve yokluk birbirlerine eşittir. 


Bu durum, yokluk paradoksunu oluşturmuştur ve bu paradoks, insan zihni geliştikçe gelişecektir. Dediğim gibi, şu an en hızlı arabayı daha çok nasıl hızlandırabiliriz diye hızlandırma şeklinin yokluğunu düşünüyoruz ve düşünmeye devam edeceğiz.


Araştırmacı Yazar: 

Halim Yusuf Pilavcı 

16.01.2025 


Kaynakça:


  • Kant, Immanuel. Kritik der reinen Vernunft. (1781)

    • Zihin, algı ve düşünce arasındaki ilişki üzerine Kant’ın düşünceleri.
  • Platon. Devlet (380 M.Ö.)

    • Soyut dünyayı ve gerçeklik kavramını inceleyen eser.
  • Heidegger, Martin. Varlık ve Zaman (1927)

    • Varlık, yokluk ve düşünce üzerine derin felsefi bir inceleme.
  • Husserl, Edmund. Logische Untersuchungen (1900–1901)

    • Zihin ve düşüncenin fenomenolojik bir analizini sunar.
  • Derrida, Jacques. Grammatology (1967)

    • Dil, düşünce ve soyutlama kavramlarını ele alır.
  • 12 Ocak 2025 Pazar

    Arkheden Tanrı'ya Yolculuk


     Arkheden Tanrı'ya Yolculuk Birçok Antik Yunan filozofu arkhe görüşünü fiziksel ya da metafiziksel maddelerle bağdaştırmıştır. Ancak hiç düşündünüz mü, bu görüşün doğuşunun sebebi nedir? Aslında, bu sorular bizlerin nasıl var olduğuna, evrenin nasıl oluştuğuna ve bu tarz konulara cevap arayışından doğmuştur. Arkhe ve Tanrı kavramları birbiriyle bağlanabilir. Arkhe, ilk nedeni açıklamak isterken, bazı kesimler Tanrı’nın ya da tanrıların yaratılışta ana rol oynadığını savunur. Bu kişiler, arkhe kavramını kendi içlerinde kabul ederek ilk nedeni Tanrı’ya ya da tanrılara bağlarlar.

    Toplumlardaki dinî inançlara göre, onların ilk nedeni Tanrı’dır. Bu görüş, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm gibi bilinen dinlerde, yaratılışın rol modeli olarak seçilen dinlere özgü arkhelerle, yani tanrılarla temsil edilir. Kısacası, Tanrı yahut tanrılar her biri birer arkhedir. Şimdi, Tanrı kavramının yolculuğuna değinelim. Bu kavram, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir.

    İlkel Animizm (Doğa Ruhlarına İnanış): 

    Bu kavramda, doğanın ruhları olduğuna inanılırdı. İnsanlar; gök, yıldırım, rüzgâr ve dağ gibi doğa unsurlarını ruhsal varlıklar veya güçler olarak görmüştür. Bu dönemde tek bir Tanrı yoktu; hatta “tanrı” kavramı bile yoktu. Sadece doğada var olan çeşitli ruhların bulunduğuna inanılırdı.

    Çoktanrıcılık (Politeizm):

    İlk tarım toplumlarının gelişimiyle birlikte, insanlar doğa olaylarını ve toplumsal düzeni açıklamak için çok sayıda tanrı tasavvur etti. Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Yunanistan ve Roma gibi uygarlıklarda tanrılar, doğa güçlerini ve insan yaşamını yöneten somut varlıklar olarak şekillendi. 


    Tek Tanrıcılık (Monoteizm):

    Tek Tanrı kavramı, Mısır’daki firavun Akhenaton döneminde belirginleşti. Akhenaton, çok tanrılı Mısır dinine karşı çıkarak sadece tek bir Tanrı’nın olmasını ve ona tapılmasını istemiştir. Bu Tanrı, Aton adlı güneş tanrısıdır. 

    Bugünkü anlamıyla tek tanrıcılık, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi İbrahimî dinlerle şekillenmiştir. Yahudilik, Tanrı Yahve’yi yaratıcı ve İsrail halkının koruyucusu olarak tanımlar. Hristiyanlık, Tanrı’yı üçlü birlik (Teslis) içinde kabul ederken, İslam, Allah’ı tek ve benzersiz bir varlık olarak tanır.


    Felsefi Tanrı Kavramları:

    Felsefe, Tanrı kavramını soyut bir düzleme taşımış ve onu varoluşun temel ilkesi olarak ele almıştır. Platon, Tanrı’yı evrenin mükemmel ve değişmez "İyi İdeası" olarak görürken, Aristoteles "İlk Hareket Ettirici" fikriyle Tanrı’yı tüm hareketin nedeni olarak tanımlamıştır. Orta Çağ’da ise skolastik düşünce, Tanrı’yı varoluşun en yüksek sebebi olarak değerlendirmiştir. 

    Modern ve Seküler Tanrı Görüşleri (17. Yüzyıl ve Sonrası):

    Aydınlanma dönemiyle birlikte, Tanrı kavramı sorgulanmaya başlandı. Deizm, Tanrı’nın evreni yarattığını ancak müdahale etmediğini savunurken; Ateizm, Tanrı’nın varlığını reddetti. Panteizm ise Tanrı’yı evrenle bir ve özdeş olarak tanımladı.

    ---

    Şimdi, Tanrı kavramını biraz daha anlamış olduk. Tanrı’nın ortaya çıkmasında en büyük rol oynayan durum, insanların olağan bir olayı anlamlandıramamasıdır. Örneğin, yıldırım düşüyor; fakat insanlar, o dönemin bilimsel ve teknolojik yetersizlikleri nedeniyle bunu açıklayamıyor. Böyle bir durumda, insanlar "birisi bunu yapıyor" diye düşünüyor ve metafiziksel görüşler ortaya çıkıyor. Bu görüşler zamanla evrimleşerek Tanrı modeline dönüşüyor.

    Daha sonra, yıldırımın ya da diğer doğa olaylarının nasıl olduğu değil de insanlığın ve yaratılışın "nasıl" ve "neden" olduğuna dair sorular doğmaya başlıyor: İlk kim vardı? İlk madde neydi? İlk neden neydi? Yine, bu sorulara anlam veremedikleri için, bu olaylara "Tanrı" adını koydular. İnsanlar, yarattıkları Tanrı modellerini geliştirerek dinler, görüşler ve inançlar ortaya attı. Sonuç olarak, bazı dinler arkhe inancını reddetmiş ve sadece ilk nedeni Tanrı’ya bağlamış olsa da, Tanrı görüşü de bir arkhedir ve şunu unutmayınız: Dinden ilim, ilimden din öğrenilmez.


    Yazar: Halim Yusuf Pilavcı

    12.01.2025 

    Kaynakça: 

    1. Büyükkal, M. (2019). Felsefe Tarihi (4. Baskı). İstanbul: Remzi Kitabevi. 

    2. Gülşen, Ş. (2021). Felsefi Düşünce ve Din İlişkisi. İstanbul: Literatür Yayınları. 

    3. Kaya, A. (2020). Tanrı Kavramı ve Dinler Tarihi. Ankara: İslam Araştırmaları Enstitüsü Yayınları. 

    4. Küçük, İ. (2018). İslam'da Tanrı Anlayışı ve Arkhe Kavramı. İstanbul: Düşün Yayınları. 

    5. Plato. (2003). Devlet (Çev. A. Yalçın). İstanbul: Öteki Yayınları. 

    6. Aristo. (2005). Metafizik (Çev. S. Oğuz). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. 

    7. Yılmaz, M. (2017). Antik Yunan Felsefesi ve Arkhe. İstanbul: Felsefe Yayınları. 

    8. Russell, B. (2012). Felsefenin Tarihi (Çev. F. Y. Yüksek). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. 

    9. Nasr, S. H. (2009). Din ve Bilim: Tarihsel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları.

    3 Ocak 2025 Cuma

    Tanrı Bir Paradokstur

    Tanrı Bir Paradokstur Sizlere bir formülle başlayalım: İhtiyaç bölü yokluk eşittir olası varlık. Bu formül şu şekilde gösterilir: 

    I˙htiyac¸Yokluk=Olası Varlık\frac{\text{İhtiyaç}}{\text{Yokluk}} = \text{Olası Varlık}YoklukI˙htiyac¸=Olası Varlık 

    Aslında yoktan bir şeyleri var etmek mümkündür; lakin bu var edilenler ikiye ayrılır: 

    1. Fiziksel varlıkları yoktan var etmek. 

    2. Fizikötesi varlıkları var etmek. 

    İlkini şöyle açıklayabiliriz: Arabanın icadını düşünelim. Neden icat edildi? Daha az zamanda çok yol kat edebilmek için, değil mi? İşte, fiziksel varlıkları yoktan var etmek bu nedenle mümkündür. 

    İkinciyi ise şu şekilde açıklayabiliriz: Tanrı modelini ele alalım. Bir kişi, zihnindeki sorulara cevap ararken sürekli bir sonsuzluğa, yani yokluğa ulaşır. Sorularının cevapları bu sonsuzluğa çıkar. Bunun üzerine, bu yokluğa bir cevap üretmek ister ve tanrı modelini yaratır. Bu fizikötesi varlığa, düşünceleri çıkmaza girdiği zaman yönelir ve kendi yarattığı düşsel bir varlığa cevap olarak tanrıyı gösterir.

     İstemeden de tanrı modelini yaratarak bir paradoksa neden olur. Çünkü tanrı modeli, dinler ve inançlar vasıtasıyla sürekli yeni teorilerin ortaya atılmasına ve çatışmaların yaşanmasına yol açar. Bu durum, açık bir şekilde paradoksa dönüşür.

    İstemeden de tanrı modelini yaratarak bir paradoksa neden olur. Çünkü tanrı modeli, dinler ve inançlar vasıtasıyla sürekli yeni teorilerin ortaya atılmasına ve çatışmaların yaşanmasına yol açar. Bu durum, açık bir şekilde paradoksa dönüşür.

    Bu paradoksu çözmek ise Teo-Otantizm görüşüne göre şöyledir: İnsanlar geçmişte zihninde metafiziksel bir varlık geliştirdi ve adına “tanrı” dedi. Evrendeki her cevapsız soruyu bu yarattıkları tanrıya bağladılar. Eğer insanlar (varlık) olmasaydı, tanrı da olmayacaktı. Bu nedenle “Tanrı mı bizi yarattı, yoksa biz mi tanrıyı yarattık?” sorusuna kesin bir şekilde şu yanıtı verebilirim: Biz tanrıyı yoktan var ettik. Çünkü evrendeki her şeyi, fiziksel ya da fizikötesi varlıkları, biz yarattık. Buna tanrı da dahildir.

    Varlık Paradoksu

    Varlık paradoksu çözümü olmayan bir paradoks değildir aksine çözümü açık bir paradokstur. Varlık kendini var eden bir canlıdır şöyle: Cansız varlıktan canlı varlığa evrimleştik ve bu da varlığın kendini gelişmiş varlık yapmasıdır. formül şu şekildedir: “Atom çarpı enerji = cansız varlık = canlı varlığa” (A⋅E=Vc⟹Vl) Aslında her şeyin temelinde varlık yatıyor. Varlık var olmasaydı varlık varlık olmazdı atom atom olmazdı enerji enerji olmazdı ve nasıl türe geldiğimizi kimseler bilmezdi 

    Yazar: Halim Yusuf Pilavcı Kaynakça: Pilavcı, A. H. Y. (2024). Tanrı bir paradokstur. Felsefi Yaklaşımlar ve Paradokslar Üzerine Çalışmalar.


    Varoluşçuluk Arkesi

    Evren ve Ontoloji (Varlık Felsefesi)

      Evren ve Ontoloji (Varlık Felsefesi) Giriş Evren ve varlık, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş bir bütünü simgeler. Her ...